uslanmak uzlaşmaktır!.

kayıp kuşak..

o gün Karadeniz kadar dalgalı
Ölüdeniz’den halsizmişiz..
dâra çekmek içinmiş törenle düşürüşümüz
ömürlerimizi beşiğinden..

 

hiç korkusuz atlamışız
eşiğinden yalnızlıklarımızın
yelken açıp en sert poyrazlarına
ve içimize gedikler;
flû manzaralarına dalıp geçmişimizin
gebe kalmış anılarımızdan, fena düşükler yapmış
ve basmışız kalıbımızı, dönmemeye yeminler ederek
kendimizden geçer gibi geçmişiz içimizden..

 

doğuştanmış şu semerlerimiz, tek sermayemiz
sırtımıza yüklü; kırık dökük ve ucuz
üstüne hayat dökmüş, kaderi zâfiyet geçiren
fena öpülmüş, berduş beteri kedilermişiz..

bu yüzden sudan gelinceye dek
tımar edilmeliymiş üşümüş ruhlarımız..

 

dahası

kendini içine gömmüş; birer metruk han
aşka fena çarpılıp ölmekte olan
rotasız gemiler viranesi soğuk suların
sönmeye pek hevesli, ıssız denizfeneri
orman kalabalıkların derinliklerinde
karanlığa soyunan ateşböceği...

 

oysa serinlikleri dururken dünyanın
yangınına koşup, yakmakla gemilerimizi
ne aptalmışız!

 

hem çoktan fit olmuşken elemle
ne işimiz varmış bizim kalemle
elimizde kâğıt kandil ve kelimeler
/anlam/ arıyormuşuz /diyojen/ gibi..

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

erken bâdem ağacı..

-/bir zamanlar/ımdı

bugünkü gibi yine isimsiz

evsiz, barksız, kelimesiz

dilsiz ve kandilsizdim

yar kucağı bilirdim sokakları-

..

ben, kış ortası ilk güneşe aldanıp

erken bâdem ağacı gibi, erkenden çiçek açıp

gelecek baharları atlatmayı seviyordum..

ben, yaralar açıp kelimelerle

beyaz sayfaları kanatmayı

isimsiz adressiz mektupları sarartıp zarfında

yanılmış kuşlar gibi, yuvasından uçurtup

bilmediğim posta kutularına göçe kaldırıp

göç yolunda yapayalnız bırakmayı seviyordum..

 

ben ki her söz edildiğinde aşktan, gözümü karartıp

suları tersine akıtmayı seviyordum

bir dikenken hep kendime batıp

içimi için için kanırtmayı

bir ismin uykusuzluğundan sıyırıp kirpiklerimi

bakışlarıma kıymık kıymık saplamayı seviyordum..

 

ben, uluorta yanlışlarıma ağırlıklar asıp fazladan

okkasız, arşınsız, endâzesiz kalıp

en hafifini terazisiz, göz kararsız tartmayı

benliğimi tertemiz atıp önce, içime

ve sonra en kirlenmiş hâlimle çıkartmayı seviyordum..

ben, gülerken ağlamayı, ağlarken gülmeyi

ağlamayı da, gülmeyi de şaşırtmayı

ve böylece anamı mezarında ağlatmayı seviyordum..

 

ne sabır timsali Eyyûb, ne imtihan eri Yûsuf değilken

gitmek için okların üstüne, zırhımı çıkartıp

dikilip savaşların en orta yerine

ellerimle kazdığım kuyularıma salıp kendimi

sabırsız kanlı bitlerime etimi sarkıtmayı

Hallac gibi ayakaltıma alıp avam tanrı(!)larını

Cercis gibi, derimi on dokuz kez soydurtup

cesedimi darağaçlarında sallandırtmayı

sonra ateşlere ıslattırıp, güneşlerde kurutup

küllerimi rüzgârda savurtmayı seviyordum.. 

belki ben, kumaşımdan lif lif sökülüp

üryan kalana dek kendimi kendimden yırtmayı

ilmeklerimi asıp aşkın birer dalına

her Leylâ çengeline bir parçamı bırakmayı seviyordum..

 

lelia!.sevdim de uslandım(mı)?!.

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

bir firûzan masalı..

firûzan!
kendini harcayan biri, elbet kendine acımayan biridir..

gözlerimin hayata şöyle kör oluşu ve dillerimin kötürüm
acıtmasın içini!

hem günde dört paket, sâde Maltepeyi
dibine kadar çekiştirip, içime indirişime
ciğerlerimin şu bayram edişine
inan acırsan üzülürüm!

başımın kendimle böyle nasıl da hoş olduğunu bir bilsen?!

biliyorum, seni bu fasıl hep sıkıyor
hem sıkıyor, hem fena yıkıyor
askıya aldığın tüm umutlarını..

boşluğa yazıp çiziyorum ben
çilekeşken köy kültürüm
körkütük arabeskken şehrimde mahallem
ve her şarkım edilgen
üstelik tek bildiğim acı; /acı biber/ken
bu durumda nasıl bir /acı/dan söz edebilir ki insan?!

hani sen, iç karartan şarkıları hiç sevmiyordun
hani “bize ne yaptılar, bize ne oldu?”yu

“batsın bu dünya!” ve “kaderimse çekerim!”i
hani şu türden, lümpen tarzı şeyleri..

karşında bile bile saptığım şu kör saplantı/m/
kör de olsa bakışlarımın garantisi
körlük belgemin tesciliydi
hani sen hiç istemiyorsun diye
bir zaman şu vazgeçmiş göründüklerim
oysa, arkanı döner dönmez daha
benim sürekli iç çekip, iple çektiklerimdi
sanırım ben, hep isteyerek ısıtıyordum
şu kanlı suya tiridi..

derler ya hani “söyletene bak!” diye
bir yandan içimde o ses
“artık acı yaşamak istemiyorum!” diye fısıldayıp dururken
ölüme şöyle sükseli el enseler çekerek
sana ben nasıl da naz yapıyorum böyle firûzan?!
..
bilirsin, soğukluğundan bilirler ölümü körler
şimdi şu hâlime ve şu demelerime bakıp
“hadi ölümü anladık be adam, kör ne bilsin aşkı!” deme bana!
hani bilirsin, hep dokunarak okurlar ya
aşk dâhil, her şeyi onlar!

gerçeğe duyduğun saygıya elbet saygım var, Firûzan
bense /benim olmayan gerçeğim/den bahsediyorum sana
bundan dolayı korkumdan..
fakat korkma sen!
dedem Korkut Ata gibi bir kopuzum var benim de elimde
ama sen, yine de istersen
reçetesine yazdığın o tatlı müsekkin
yarasına attığın o müşfik neşter yerine
kararlı Hipokrat yeminini sürüp meydana
doğrultup korkularına şu /Delidumrul’un/un
meydan okumalısın /ölümü/ne..

şu taktıklarım ne fena bir ağırlık değil mi?
güya yepyeni dallara daha sıkı tutunmalar için
bir inkişaf, bir tekamül, bir keşif, bir im
yeni dilde; bir gelişme, bir çoğalış, bir deneyim
olgunlaşmayı unuttum mesela, onu da diyeyim!
...
Firûzan, çocukluğumdan gebe kalmış şu melâl
"hüznüme zeyl" dediğim şu /karalama/lar
acuze dullar ülkesinin borca alınmış çeyizi, şu /yazma/lar
şu yırtık bohçaya attığım her yama
elimde, kaşıkçı elmasına alınmış üç kırık, tahta tatlı kaşığı
hayatın ve şiirin şu isli karavanına gözü kara dalmalar
şu garip damak tadıma şu acı çalmalar
biliyorum iş değildi!

şunlardan konuşmak iş değil, biliyorum!
ama şöyle umarsız olabilmek
kötü bir şey olmasa gerek!
eğer kır kokan, köy kokan, kekik kokan
aşk kokan çağlardan kalmaysa
/şöyle masum gülebilmek, şu üç telli bağlama
ve bir de gülümseyerek ölebilmek/
/köyü, kırı, kekiği, aşkı
ve bir ayağı çukurda modern dünya/ya
sıkı bir ders ve sıkı bir miras olmalı!

evet!.hiçbir şeyi olmak hayatın
diş diş kemirilirken acı duymamak
katillerince kucaklanırken gülümsemek
güzeldir Firûzan!
dervişler gibi kanarken, dikenlerini güllerin
gülümseyerek kavramak da güzeldir!

bilirsin, her Mecnun çölünde kendi Leylâsından asılır
başka türküler düşürmez kervanına
benim göğümden de geçen o turna katarları
gidip de hiç dönmeyecek diyarına..

yaşamak zor erdem miydi ve yıpranmak yaşarken
ve böylece çoğalmak
buna talip olmuşsan, katlanmak?!
öyleydi de madem “eksilmek” diye bir kelime niye vardı lugâtte
boş bir mezarda bomboş biri olmak dururken örneğin
başka bir şey olmayı tercihlemek?!
sonu /yokluk/sa ve eğer başka bir yolu yoksa madem bunun
bir derdi olmamalıydı o zaman, /yaşarken yok/luğun!

Tacitius’u “teklifsizlik küçümseme getirir” demek delirtmişti
ve entrikacı Roma'ya ölümüne teklif götürmeye iten de aynı nedendi
yani şehirleri yakanlar, bıraktılar da insan gibi yaşamayı
biz beceremedik mi?!

ölemiyorum işte, sürünürken Firûzan
belâya tırmık çekmişliğim de çokken üstelik!
ve üstelik sen böyle üstüme titrerken…
nenem rahmetli, o Türkmen bilgeliğiyle bunu söylerdi hep, demek
“oğul, sen doğru yolda ölmezsin!” dediği ben
”yanıltıp onu, artık mezarında güldürmenin vaktidir sanıyorum” diyorum
ve soldurup hayatımı, şu eğri yolda
doğru, yaşıyorum işte inadına!

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

başkent yağmurları ı

/dostlukları sıcak, şipşirin bir kenar mahallesindendim, Başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemiz
ve uzaktan aşkları.../
..
-sana önce, kaderimin hayatımın belirsizliğine ilk şekli verdiği
o ânı anlatmalıydım lelia!
hani yıllar önce, kendimden o ilk yol ayrımımı-
..
henüz /onyedi/ydim
fakülte kapısında toy bir öğrenciydim..
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta, yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
değiş/tir/mem için tüm zorlamalara
inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma, işte bu yüzden geldi..

sanırım bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
/halkın kalabalıkları/ndan bir grubun
dıştan içe kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o kibar(!) çabalar sırasında, aralarından çıkıp
kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonu almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
sırf şu uzaktan bakıp, platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
ve /kız/ diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen bıraktığım o okulun
o en güzel, en balçık ve militan kızıyla
hani neslimi gözlerden sakladığım o trafiğe kapalı alanda
henüz oluşmaya yeni yeni başlayan
o zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana iyi(!) bir hâtıraya dönüşecek
sevgiyle(!) sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım!

oysa o tanışma töreninin hemen ertesinde
arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf benim için kurdukları mükellef sofralarında
cömert ikrâm(!)larına mazhar olacak
“tıka basa doydum!.bir lokmaya daha yerim yok!” desem de
ısrarlı tekliflerine "eyvallah!" edip
son bir çelik çekirdeği zorla yiyecektim omuriliğime..

ama canımı asıl yakan hiç de bu olmayacaktı lelia
şu insancıl(!) sevilmelerden daha çok koyan!
yıllar sonra, hayat artık ucuzken
hani ben ucu ucu/z/una yaşarken
bir ufak operasyonla, şerefli basuruma
hunharca bir bıçak attırmak için
bugün artık oldukça sağlam bir neşter sahibi o kızın
o müşfik hekim ellerine
bir garip tesadüfle, çaresiz
kendimi düşürüşümdü..

ama Allah var, tanımazlıktan gelip
yüzüme hiç kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalade ilgiye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip
yıllar önce, önce kendisinin
sonra abisinin büyük hasar verdiği cevizlerimin diyetini
utandım ve istemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bir oturan
o asil kurşundan hiç söz etmedim!

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini..
o zaman belki birine biraz 'ilkel bir eş'
ötekine 'serseri bir enişte' olabilirdim!

yine de nankörlük etmemeliyim şurda lelia
beni ondan önce
sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi cidden çok sevmişti
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı uzun zaman kapımdan..

biliyorum şunca zaman çok şey söyledim şurda
ne olur şu itici sözlerden ürkme lelia
şu ilkelliğime, hani modernizmin o meşhur deyimiyle
“ot bir hayat”ı tercih edişime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp kınama beni!

hani fobi nasıl ki mantığı olmayan korkuysa, bilimsel dilde
ve nasıl biraz insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim, değil mi?

ben de severdim yaşamayı hani
hani geceleri bakıp “benim!” dediğim
o yıldız gibi, nice güzellik
kayarak gitse de göğümden
bilir de severdim; çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı..
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyânıma bir kafiyem!
her fanî gibi, bir gün ben de tadacak
herkes gibi, benim de kuyruğu titreteceğim bir günüm
ve alt tarafı bu bir /ölüm/ olacak, üzülme!

bugün artık o dipsiz ve karanlık günlerin
ilişmiyorum /f/aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
şimdi, kavgasız/kararsız/desensiz düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal/tıl/mış şu elli bir bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp /sonum/un sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada bir kez daha
masalımın sonunu anlatamadan daha sana
bir kez daha gidiyorum lelia!

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

kayıp kutsal kâse..

/"bütün mimarlar yüksek, mühendisler de..bir sen alçak kaldın ey Sinan usta!"
cemal süreyya-teknokratlar/
..
ne çok kitapları vardı lili
ve ne de çok okumuşlardı onları?!
kelle kelle, kalıp kalıp
az okunan, çok satılıp
uyumlu raf metrajları, ayarlı kafa kadranlı
benimse tek kelimesini bile bilmediğim şu hayat
çocukluktan ezberimdeydi.

“retorik-hitabet-uzsözlülük ve dipsiz belagat
etkileme sanatı, ikna turları, nlp teknikleri
yarıaydın çok sözlülük, edepsiz edebiyat
tahrip gücü çok yüksek tahrikkâr felsefe
iktisadî kriz, buhrandan çıkış yolları, das kapital
ve bir takım şeyleri(!) diyalektiğin..

/aydınlanma çağına giriş fecîydi
analitiğin o yırtık düşüncesi keserken yolları
Filozofça Düşünceler’i yakılmadan önceydi
Diderot’un romantik /s/ayıklamaları sırası
ve sonrası
yine zengindi, o kiliseler endüstrisi..

kurdu olduğum kitaplar arasında
battal boy ve kapkara surat bir nutuk yoktu, ne yazık ki
ve insan prematüresi, Tagore hayranı
sidikli bir şair(!)in kafasına dank eden
bir ince anayasa kitapçığı..

Kaldıracağı kadar su koyup, ben sulandırdım bu cinayeti
oysa en acımasız olanıydı
adına ‘yılların sosyal demokratı’ diyen şu humanisti(!)
antik kırıntılardan mülhem şu anakronik manifestolar
şu enformasyon çağı güzellemeleri en koyu faşizmden kopye
ezilmiş top/lul/uklar için pembe incili şu nostaljik gerdanlık
bol çeşni ordövr tabağında freudsu psikanalist zıpırlıklar
fukuyama ve /tarihin sonu/na yapıştırılan şu fırlamalıkları
dinamiğin ana stratejisi..

adıma “aykırı” demeseler ve fişlemeselerdi daha genç yaşta
mesela, uzatmadan; “arzda gezinen tufeyl bir böcek” unvanı verselerdi bana
ordan burdan büyük-küçük demeden harf yerdim biraz
beyin çöplüğümde boş bıraktığım o en müstesna yeri
kuru malumatıyla doldururdum düzenlerinin
ve sorduklarında ülkem ve dünya gündemini
“medeni dünyanın muhteşem atık dönüşüm projesi”ne
katkıda bulunduğumu hiç inkâr etmez
hem böylece başım da kesilmez
çok anarşist böceği(!) o izbe kuytuların, kurtarıp karanlık ağlarından
aydınlığa çıkarmanın, haklı gururunu yaşatırdım kendime
erken bir horoz gibi, şöyle vakitsiz ötmesem!
 
yerleşik düzene alışık değildim, doğru!
adım dünya dillerinde; yağmacı
göçebe Moğolun soyuyla aynıyken soyum, üstelik!
hani Bağdat Kütüphanesini önce yapan, sonra yıkandım
göç topraklarından geldiydi ya atalarım?!

Henüz Elhamra’yı yağmalamadıydım, ama
eşsiz kütüphanelerinin duvarından dökülen
bir kitabın arasından çıkıp
çoktan çekmişti oysa şu
“tanrı belası, tanrı kırbacı Attila” kılıcını!
 
işte her şey bittikten sonra başlatmıştım içimdeki ihtilali
şu “yüksek yüksek imtiyaz”la kaplı adamların
sıkı korunaklı o meskun mahal adacıklarının
gözlerim henüz açılmamışken dünyaya, üstelik
yangınlar çıkaran kundakçısıydım..
 
hani tarihte on üç kez tekrarladıkları seferlerinde
doğulu hafızamın kutsal üçgeninin
o /kız oğlan kız/ kıvrımları arasına
diz çöküp lekelemeseydi Haçlılar
ve kesmeseydi dilimi kökünden
Hintli ve usta ellerimi bileklerimden
dünyanın en kevaşe ana kraliçesi, o soylu soğuk İngiliz
böylece, ilkel tezgâhımda dokuduğum beyaz aziyelerimin
etekleri kanlanmazdı
dikenli gerdanlıklar örüp kelimelerden, taç yerine
asar mıydım, şu /ölüm amca/larımın metalik kalelerinin kapılarına?!.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

bu da geçer!

“fena yaralanmışsın, ama insanın bir yarasının olması güzel!” diyor içimdeki ses..çaresiz
hissedişlerin, sahipsizliğin çaresizliğinde daraltıyorum iyice, “…kuvvete illâ billah” çemberimi..

yine bir şey değişmiyor, yine gelemiyorum
ben işte böyle yana yakıla savaşırım gölgemle
her yanım kan
bırakmaz yakamı, kanamam..
müdde-i umumuyum kendi vicdanımın..

tekin değilse, sokaklar kesmez beni
loş aydınlıklar, steril sığınaklar
malûm, serseriyim ya
hani yalnızca kendime tehlikeli
bu yüzden karanlık olmalı, girip çıktığım yerler
bir karakter seçip sökülüşlerimden
kendimi kendime doldururken
içimde baskın kederler büyütmeliyim, mütemadî
aslımı bulmalıyım, dökülenlerim arasından

lili!.hiçbir limanın barındırmadığı
gemilerimi batırıyorum, her sefer, yine senin için
en derin okyanusların en derin yerinde
her gecemi, o ağlamasıyla kesiyorum
tam ortasından ve hep günahkâr
uzatıp boynumu, İsmail gibi teslim de olmadan..

“sesime ses!” çığlıklarıyla çığlıksız uyanıyorum
çağırdığım çok isim sekine değil
“annem!”.her duâ vakti adımı çınlatan tek isim
her ses uçup gidiyor, değmeden, kulak zarlarıma
ona benzemeyen..

hani fırtınaların sert estiği o eylüllerden birinde
üşütmese ciğerlerimi ve yemeseydim aklımı
ve karşılığında şu /abdullah/ hürriyetimi verseydim
az kalsın, yarım bıraktığım okullarımdan bir ikisini daha bitirecek
ve az kalsın akıllı(!) bir adam olup
şu doygun düzenlerinin bigüzel konuşlanacaktım, midesine!

(..çivisi çıkmış, uçuk dünya, herkese, her keseye sunacak bir şeyi olan; büyük panayır yeri..karşımda görücüye çıkıyor, iç gıcıklayan şuh yanları, yaldızlarının.. nice çağrışımlar oynaştırıyor yalnızlığımın önünde, ne cilvelerle..çekimine kapılıp gidiyor gözlerim, boş bulunup bir an, gönlüm ardında sürüklenme hazırlığında..

Kapatıveriyorum hayata ve dünyaya açılan ilk penceremi, irkilip..yok oluyor gördüklerim yok oluyor önümden..aklımda kalan; geçici uçucu, kısa bir yanılsama oluyor yalnızca..)


fıtratıma yazılmış şu müthiş insan eksiğimle, âyete uzanıyor dilim
okuyorum ve “baktığım zaman hoşuma gidiyor hâlleri” insanların
ve “cankulağımla dinliyorum, konuştukları zaman”
çok geçmeden yine o müthiş;
“ey habibim!.üzülme onlara!.değer de verme!
ki onlar, giydirilmiş, içi boş, hurma kütükleri gibidirler!”
hitabı değiyor kalbime Kitab’dan
ve gelip kuruluyor aramıza
..
öteliyorum şunları, zorla itip kendimden
vazgeçip ayırıyorum, yollarından yollarımı
ben, böyle diyemediğimde ne çok yanılıyorum!
oysa yüreğimi evren eylemeye, ta baştan ahitliydim..

(gözlerimi kapatıp, kendimi masalsı bir rüyânın kucağına bırakmayı istemişliğim çok olmuştu..uyuyup uyanmamak gibi..bunu nasıl da istediğini bilirim, içimde ayrı bir dil konuşan benliğimin?!.
“iyi ki böyle değildi!” demem gereken şu şeye gereksiz ve şöyle nasıl da yersiz hayıflanıyorum..
yüzüm prangalı, bir sabit bakış, gözlerime yapışmış..görmemek için kafamı kuma gömmek?!.
Onca kitapları arasında okuyamadılardı içimi. “isteseler izin verirdim oysa!.” diyerek
kaldırırdım korunaklı alanımın sınırlarını..ve sonra henüz ezber bozma zamanım gelmediydi, onu birebir ölümüme saklıyordum.)

“hangi ceylan hangi sırtlanın yemiydi? Hangi kuzu, hangi kurdun dişinde can vermede?” yine düşünüyorum; “şunlar olmasa ne anlamı kalırdı hayatın, imtihanın, şu denî yerin?

populasyon sürgününe gönderiyorum
zayıflığımı ayırıp, semirmiş müstekbirlerim arasından
Kıyamet sahneleri kurguluyorum her gece
ki şunların başına kopsun diye!
ve işte, boşalıyor emin belde Mekke
meydan müşrik kurt/çuk/lara kalıyor
birbirlerini yiyorlar, mazlumlar gidince..
“gidince dünyanızdan biz, yersiniz birbirinizi ve bir daha size, toprağı ve tohumu, yağmuru ve rüzgârı hatırlatan kalmaz!” diyorum, tükürürcesine de fırlatmayarak sözlerimi, yüzlerine..aksine, gülümsüyorum; “şöyle yaşamak; bize ölümden bir önceki yasak durak!..yolculuk sana olunca ey Ezel, son durak seninle güzel!” diyerek ve ekliyor;  “zaten dünyanıza uzak durmakla ben, size en büyük iyiliği yapıyorum..siz bana bulaşmamakla kendinize bundan daha büyük bir iyilik yapabilirsiniz..” diye uyarmadan da edemiyorum..

o sahneye dâhil ediyorum kendimi bir yerinde, bir kıyısından
topraktım, yine toprak oluyorum
bu kadar arınabiliyor ancak çamurum
“bir yansam pişecektim oysa
pişecek ve uzak bir köşesinde memleketimin
unutulmuş köyümün kerpiç evinin toprak damına düşüp belki
bir kızıl kiremide dönüşecektim!” diyerek karşılıyorum kendimi!
(ayak bastıkları toprak kirleniyor..bereket mayalamıyor yağmurlar, gönülsüz yağıyor. Ne yıldızları gören oluyor gayrı, ne “neydi yalnızlık?” diye soran biri kalıyor! Ne bir duru göz aya bakan, ne de bir saf gökyüzü üstüne hayal kuran. Yaşmağına utancını sarıyor güneş, her gün, batarken…
kimse sormuyor doğumu, ölümü, ötesini..gömünce Kabil kardeşini, simsiyah duvar örüp gidiyor önüme, sonsuzu tuvaline resmeden ressam, hiç dönmemecesine..böyle göçe kalkıyor her ilham..
“akıllılar(!) dışarda piyasa yapmalı. Biz işlerini bozmayalım, bana kalırsa!” diyorum ve tımarhaneleri bizim gibilerle dolduruyorum, kendimce, “mapushâneler bile kancık artık ve yaşamak cezası en iyi bir delievinde çekilir şimdi!” demekle..
böyle deyince ben, dalsız budaksız gövdesiz bir ağaç gölgesi aramıyorum ve üstüme
düşmüyor güneşin gölgesi
savurmuyor hayat, dev dalgalarla
devrilmiyor dünya
ama, koca bir tımarhaneye dönüşüyor zavallı yeryüzü..

Kitap gibi cümleler kuramıyorum bu gece de bak! Ve unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi
sabahıma, küçük bir paldır küldür yuvarlanıp gitme öyküsü yazdırıyorum lekeli hayatıma ve
“hepsi bu!” deyip geçiyorum!
Demek çok seviyor yaralarımı kurtlarım, ben kurtlarımı! Beni, bir teki bile yarı yolda bırakıp gitmiyor. Kutluyorum onları!


kalbim sustuğun yerde susuyor lelia..yüzümü yine gurbetine dönüyorum!.

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

bugün on iki eylül...

...neşe(!) doluyor insan!.

/zaman; geçmiş zaman..nerdeyse otuz yıla yakın, geri..dönemin abede devlet başkanı “cimi kartır” amcamızın; "bizim çocuklar işi bitirdi!" diyerek memnuniyetle onayladığı, adını vermediği ve ama sahiplendiği o çocuklarının maharetli elleriyle bitirilen müthiş işti../
..
onlar konseyin beş baş aktörüydüler..gelmiş geçmiş on iki eylüllerin en meşumunun, sınırsız sorumsuz mimarı; mahşerin beş atlısıydılar..ülkemin vazgeçilmez en demirbaşı ve en itirazsız daimî 'demirkazık'larıydılar..darbeden, pardon, "on iki eylül, huzur ve barış harekâtı!)"ndan hemen sonra, ülkemin geleceği(!)ni teminat(!) altına almak adına, hiç vakit de kaybetmeden, o müthiş seksen ruhunu, muhteşem(!) bir seksen iki anayasası ile taçlandırıp, bunu kamuoyuna coşkuyla “evet”letmek için referandum sandığına atıp, ardından ustaca bir hokus pokusla nur topu gibi, ezici bir “yüzde doksansekiz” çıkarma mucize(!)sini göstermek suretiyle sağlamasını yapıp, epeyce bir müddet, hiç değişmeden idare edebilecek şekilde sağlama alıp, kafalara kalplere, ruhlara, tarihe, hiç çıkmamacasına kazıyan paşamız” olarak anılacaktı..oysa on iki eylül, bazı kalplerde; zihinlere kazıdığı ağır leke, nice ocakta çıkardığı yangın, nice ana yüreğine bıraktığı ölümcül ateş, ciğerlere açtığı onca derin yaradan başka bir şeyle anılmayacaktı..
Biz mi?!.Biz, şu müthiş geleceğimizi önceden ön görebilseydik şayet, yani gökyüzümüz o eylülde karartılmadan, ilerde göreceğimiz o korkunç değişim kâbusunu görmemek için erkenden uyur, kuşağımızın bireyleriyle birlikte başladığımız hayata yolculuğun henüz bahar başında, o renkli ucunu kaçırmaz, bizi istikballerimize(!) götürecek okullarımızı, finişine tam da beş kala bırakmaz, birçoğumuzun hayatını ipleyecek olan o meşhur iplerini göğüslemeye kalkışmaz, çarklarına çomak sokmak yerine, onları bi güzel yağlar, böylece kırılıp ezilmez
ve
“elbet en iyi siz bilirdiniz!.bu yüzden, benim için yoğurup hayatımın bit yeniğinden arta yanlarını, hamur hâle getirip, şekil verip ve elbet hakkınızdı pişirip, lokma lokma koymak ağzıma!
işte, işeyemiyorum kekelemeden!.böbreklerimi, o en meşum eylülün on ikisinin ekşi mahzenlerinde sayenizde çürüttüm..bu yüzden bizahmet, her taharet, contaları sıkışan, hasar görmüş şu prostat musluğumu bir kez olsun, elden geçirseniz ve ben böylece ve bundan da böyle, mutedil bir zamanda, sahneye koymak üzere çekimine başlayacağınız, kurgusu sağlam(!) yeni bir darbe filminize, silik sidik, titrek ve ücretsiz figüranlık yapsam, hem artık hiç mi hiç de başkaldırmadan..
hani sağlığım ve geleceğim için, uygunadım uyulması şiddetle tavsiye olunan o hayatî kurallarınıza gönülden(!) uyup mesela ve mesela, o en erkek führerinizin müthiş talimatları karşısında da böylece tir tir hiç titremesem, hem hep de kendimde olup, hiçbir yere dönme gereği duymayıp, hizaya çekilme girişimlerinize zahmet vermesem ve şu zahmete figüratif bir katkıda da bulunmasam!” gibi, abuk ve subuk sözler söylemezdik hiçbirimiz..

..
mükemmel bilançosu:
650 bin kişi gözaltına alındı
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişiye idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
50 kişi idam edildi.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyeliğinden’ yargılandı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi ‘mülteci’ olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu şekilde öldü.
171 kişi işkenceden öldü.
Cezaevlerinde 299 kişi öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu.
95 kişi ‘çatışmada’ öldü.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

/eylül/ün az öncesi..

Anadolu atasözüydü; "kel yanında kabak anılmaz!"dı..
hani istihbarat, hayata karşı, /ölmek/ hariç, ilk ve tek başarılı girişimim sayılacak doğum eylemimde mimleyip adımı, henüz emeklemeye başladığımda, karakollarının karakaplılarının ilk sayfalarına törenle düşürdüğünde, öte yanda şu sinir bozucu psikiyatrlar, özel psikiyatr defterlerine özenle kayıtlıyorlardı, klinik defterlerine; "kimlik ve kişilik arayışı" aşklarımı, henüz emekleme devresindeki “kendim” kalma çabalarımın aşağılanmamış yanlarını..bir yandan, böyle asap bozucu edalarıyla kurcalayarak bilinçaltımı, psikolojim hakkında kalem üşürürlerken öte yandan, dibine indikleri bilinçaltımdan beni nasıl kazıyacaklarını düşünüyorlardı, kara kara..

Çok sürmediydi, darbe sonraları bayağı form tutmuş, kozmik ve üniformik leke çıkarıcı adamların varlığımdan fenâ halde pirelenmeleri. hani konjonktür gereği, hâkî renge boyadıkları kalemleriyle, önüme, ardıma, adıma açtıkları dava dosyaları da dâhil, tüm kayıtlara ve istatistik cetvellerine; “aykırıdır, tehlikelidir!.hakkında fiş gerektirir!.fişsiz bi b.ka yaramaz!.ilerde, vakti geldiğinde, müsait bir zeminde, mesela bir köşe başında, izbe bir merdiven altında, ıssız bir duvar dibinde, hem fişinin hem ipinin çekilmesi olmazsa olmaz bir zorunluluk olduğu kadar, tutup, biletinin dünden kesilip her an eline tutuşturulacak şekilde hazır hâlde el altında tutulması, memleket ve millet menfaatinedir!” diyerek kayıtlarından düşürme merasimlerinin uvertürü olan; “hayattan düşene kadar silkeleme” kararı alırlarken, ruhum cennet localarından birinden, “haşr gününe kadar hükümsüzdür!” denilip, her insan gibi, geri bölgesine, bir kader ve sınav tekmesi yiyerek, çoktan postalanmış bulunuyordu dünyaya..

Hani, Lokman’ın deli suyuna düşürdüğü ve bugüne dek kimselerin bulamadığı şu ölümsüzlük iksirinin terkibine dair o tek kayıp sayfayı bulmaya, işte tam da o ara ahidlendiydim, hani dünyadan kendime, biraz “yaşamak” almak için!.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

nokta..

/çok mu zordu şu noktanın üstüne bir virgül koymak lili, ki varmıyor elim?!/..
..
(buruktu her gün bana!.hiç gülen yüzüyle gelmezdi o, kapıma..bu yüzden, el içine çıkarken, o en şüphe çekmeyecek, yüzüme ustalıkla yapıştırdığım gülümsememi alırdım yanıma..
üstüme sıkı sıkı sarındığım zorunlu neşe, göstermezdi içini hiç, insan içinde..
içimde yine o kuş, yine yaralı, yine yalnız..
sen hep habersiz gidişleri seviyordun ya!)

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

gurbet içimizde..

(Sigarasından derin bir nefes çekerek başladı, yıllar yılı alnında biriktiği insan hikâyelerinden birini daha anlatmaya..)
"..bir akşam /yine yalnızlık/mış..aslında her akşam /yalnızlık/mış..bir akşama daha eriyormuş gün..erdikçe korkızıl bir ateşte eriyen bakır gibi eriyormuş..her akşam bâkir bir hüznün ihzarına çıkan müzekkereymiş..yalnızlık böyle iyiymiş; dokunmamak gerekmiş..zaten az sonra gece yağacakmış üstüne..elleri yine o denizde..oysa tuzruhu bir yalnızlığa daldırmış, nasıra çalan ellerini ve kırklamaya kelimelerini..biriken buğusunu yıkayacakmış; hüznün ve kelimelerin..kâğıdına düşene kadar bitmemiş nice şiirini dudağında oyalamış..bir tuvalin kıyısına iliştirmiş hayatını, dokurken gergefine işleyemediği mutluluk figürlerini..kayda geçmemiş hiç; yüzünün bir kenarında asılı kalmış gülüşlerini..

(bir adı yokmuş..adını arıyormuş..)
bir şeye değil, çok şeye adanmış aslında..yağmurlar içine yağarmış..böyle oynatmış kalemi, kaderini yazan..derin gölgeler katmış hamurunun mayasına...
kalbi yaşamak konusunda imkânsız bir ihtimale savurmuş onu..gecenin bir yarısı dürtülerek uyandırılmış hep gizli bir el tarafından, uykularından..açtığında gözünü ilk gördüğü bir yanılsamaymış..dönüşü yokmuş gittiği yolların..gözaltlarındaki o morluklar, yüzündeki derin çizgiler kadifeyle sarmalanmış bir törpünün çoktan yıpranmış bir çeliğe ettikleriymiş..
çokça düşleri varmış oysa; hayra yoramadığı ve kâbusları; içinden çıkamadığı..
bir el uzanacak olsa okşamaya kan damlatırmış tenine..bir kemanın tellerine takılır kalırmış sesi çaresiz..bir gemi bordasına mahkum bir yılkı sandal gibi..en son serinlik düşürdüğünde teleğine bir eski rüzgâr henüz çok küçükmüş..o rüzgâr büyükanasının müşfik nefesiymiş..
zaten bir yaralı kuşun kalbine batarmış hep güllerin dikeni ve zaten yanmadan da geçmezmiş bir kuş da meltemden..

Yusuf’u ararken Züleyha yakarışlarında, mecalsiz ve tükenerek delicesine
kaybettiği şu Kenân ki /gurbetlerin en zoru/ymuş.."

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı